MHP Lideri Devlet Bahçeli TBMM Parti Grubunda Konuştu.

0
149

Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, TBMM Grup Toplantısında yaptığı konuşmada gündemi değerlendirdi.
Konuşmasında MHP’nin üstlendiği önemli misyonu ve geçmişten bu güne yapılan yıpratma çabalarına dikkat çeken Bahçeli ; “Tarih içinde yönetim sistemleri değişti, yöneticiler değişti, çağlar değişti, yıllar yılları kovaladı devirler değişti; yeri geldi devletin adı farklılaşıp rejim değişikliği gerçekleşti; ancak Türk milleti varoluş kararlılığından, vakarıyla perçinlediği ilkelerinden, ülkülerinden ve ülkesinden asla taviz vermedi.” Dedi.
Son seçimlerde birlikte hareket eden CHP, HDP ve İP üçlüsünün yanlışlarına dikkat çeken Devlet Bahçeli; “Leyleğin ömrü laklakla geçer, tıpkı zillete düşenler gibi. Bunu biliyoruz. CHP-HDP-İP siyasi üçüzünün, birbirinin çıkar cüzü olan zillet sacayağının günleri iftira ve izansızlıkla pekişir, bunu da görüyoruz.” Şeklinde konuştu.
Oldukça önemli konulara değinen ve önemli açıklamalara yer veren Bahçeli, konuşmasında şu ifadelere yer verdi;
“Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,
Saygıdeğer Hanımefendiler, Beyefendiler,
Değerli Basın Mensupları,
Meclis Grup Toplantımızın başında hepinizi muhabbetle selamlıyor her birinize üstün muvaffakiyetler diliyorum.
An itibariyle bizleri izleyen, dinleyen, takip eden bütün vatandaşlarımıza saygı ve şükranlarımı sunuyorum.
Dünden bugüne, devlet ve millet hayatında daha ileri, daha iyi, daha gelişmiş, daha güzel merhale ve menzile duyduğumuz özlem hiç azalmadı, hiç aksamadı, hiç de ara vermedi.
Özümüzü koruyarak, birlik ve dirliğimizi kollayarak yüksek hedeflere ulaşmayı istedik.
Hep bir adım önde olmayı gaye bildik.
Zamanın sorunlarıyla başa çıkabilmek, zalimlerin oyunlarıyla mücadele edebilmek için azmimizin ve ahlakımızın yörüngesinden sapma göstermedik.
Mesele milli bekamızın, milli varlığımızın güvenli, istikrarlı ve iradeli şekilde istikbale taşınmasıydı.
Bu itibarla arayışımız, çabamız, çalışmamız hiç bitmedi.
Türk milleti; zorlu bir coğrafyayı, üzerinde asırlarca hesap yapılan bereketli toprakları nice fedakârlık ve fazilet örnekleri sayesinde vatan yaptı.
Bir vatana sahip olmanın ağır bedelleri vardı, bu bedeller de destanlaşan şehadetlerle, devleşen kahramanlıklarla ödendi.
Türk milleti varlığına kefen biçen barbarlara, vandallara, haçlılara direne direne, her gün yeniden doğa doğa kurulan tuzakları bozdu, esaret senaryolarını yırtıp attı.
Milli yeminler çiğnenmedi, çiğnetilmedi.
Tarih içinde yönetim sistemleri değişti, yöneticiler değişti, çağlar değişti, yıllar yılları kovaladı devirler değişti; yeri geldi devletin adı farklılaşıp rejim değişikliği gerçekleşti; ancak Türk milleti varoluş kararlılığından, vakarıyla perçinlediği ilkelerinden, ülkülerinden ve ülkesinden asla taviz vermedi.
Caber’e giderken Fırat Nehri’nin koynunda ruhunu teslim eden Süleyman Şah’ın sancağı elden ele, gönülden gönüle taşınarak kıtalara uzandı.
Söğüt’te yakılan kutlu ateş tüm dünyaya ulaştı.
Filiz filiz büyüyen, fıtrat ve fikir gücüyle yükselişe geçen, müşfik ve müthiş bir yürekle sevdasını ve sedasını haykıran niyazlı bir millet tarihe sığmayıp taştı, haysiyetiyle asırların engellerini aştı.
Hangi dönem ve yüzyıl olursa olsun, kan aynı kandır. Kahramanlık aynıdır. Nitekim hedef de aynıdır, bu suretle milli ruh asırları kavramış, cihanı kuşatmış, beşeriyeti kendisine hayran bırakmıştır.
Türk milleti üzerinde yaşadığı aziz vatana tutunarak geleceğinin yol haritasını çizmiştir.
Bunu yaparken de karşılaştığı sorunlara teslim olmak yerine üstüne üstüne gitmeyi tercih etmiştir.
Kaldı ki bu tercihin içinde geri adım yoktu, alttan almak yoktu, gevşemek yoktu, yılgınlık yoktu, vazgeçmek yoktu.
Huşunet ve husumet karşısında hulus ve huzurun safında olduk.
İhanet ve işgalin karşısında inanç ve imanın yanında durduk.
Çözülmenin ve çöküşün karşısında birliğin, beraberliğin, bekanın hizasında toplanarak etten duvar çektik.
Fakat gene de pek çok badire ve belayla karşılaştık.
Zaman oldu, aklımıza gelmeyen ne varsa başımıza geldi.
Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesi şöyle dursun, yıkımını durdurmak için çareler arandı, yollar açıldı, fermanlar hazırlandı, zincirleme reformlar yapıldı.
Ne var ki, 19.yüzyılda içine düştüğümüz anafor günbegün umutlarımızı çaldı, huzurumuzu kaçırdı, topraklarımızın kaybına neden oldu.
Lütfen dikkat buyurunuz, 3 Kasım 1839’da ilan edilen Tanzimat Fermanı’ndan bugüne kadar geçen 180 yılda devlet ve millet hayatını istikrara kavuşturmanın, güvenceye almanın, düzlüğe çıkarmanın amansız gayreti içindeyiz.
Dışarıdan gelip yenemeyenlerin içeriden çözme denemelerine karşı hala direniyor, hala karşı geliyor, hala karşı çıkıyoruz.
Hükümran mazimize hasretiz, bunun düşünü kuruyoruz.
Hükmedilen değil hükmeden, istikamet verilen değil istikamet veren, önü alınan değil ön alan, ağza bakan değil ağzına bakılan bir ülke olmanın hayal ve hedefiyle mücadelemizi sürdürüyoruz.
Merhum Hocamız Erol Güngör’ün ifade ettiği gibi, geçmişin olaylarını manalı bir bütün halinde yorumladığımız anda meselelere tarih şuuruyla bakmamız mümkün hale gelecek, nereden gelip nereye gittiğimiz hakkında bir fikir sahibi olunacaktır.
Önemle ifade etmek isterim ki, tarih şuuru varsa, dün-bugün arasındaki rabıta kopmayacak, gelecek vizyonu canlı bir resim gibi önümüzde duracaktır.
19.yüzyıl batmak üzere olan devasa bir geminin zaman zaman hatalı ve yanlış rotalara sapmış olsa da yüzdürülmesine ve yüzeyde tutulmasına sahne olmuştur.
Mahvımız demek olan malum akıbetin ertelenmesi, hatta ortadan kaldırılması için çok uğraşılmıştır.
Ancak niyetler halis olsa da, seçilmiş yöntemlerin, belirlenmiş sistemlerin milli gerçeklerle uyumsuzluğu, yabancıların tazyik ve telkiniyle reçete hazırlığı ve tedavi temini beklenmeyen pek çok menfi neticeye açık kapı bırakmıştır.
Kapı bir defa açılmaya görsün, sosyal bünyeyi zehirleyen, siyasal bütünlüğü zayıflatan ne varsa içeri dolmuş, her yeri kaplamıştır.
Tanzimat reformlarının yetersiz kaldığını iddia eden sömürgeci güçlerin kesif baskı ve kategorik dayatmalarının mahsulü olarak bu defa da 163 yıl evvel bir Şubat ayının 25’inde Islahat Fermanı ilan edilmiştir.
Bu da tutmayınca, 143 yıl önce Anayasa yapılmış, Meşrutiyet kümesinde kısa ömürlü de olsa parlamento açılmıştır.
1821’den 1897’e kadar Şark Meselesi üzerine sadece Fransızca yazılmış 2 bin 142 eser ortada duruyorken, çözüm ve çarenin ruh kökümüzün haricinde aranması çok ciddi sorun ve sıkıntıların doğmasına yol açmıştır.
Akif Paşa’dan Pertev Paşa’ya, Mustafa Reşit Paşa’dan Ali Paşa’ya, Fuat Paşa’dan Ziya Paşa’ya, aralarındaki gerilimin hiç bitmediği Mithat Paşa’dan Abdullah Cevdet Paşa’ya kadar pek çok devlet ve siyaset adamı Osmanlı İmparatorluğu’na kendi fikir örgüsü ve düşünce kalıbı çerçevesinde bir güzergâh çizmeye çalışmışlardır.
Ne kadar başarılı veya başarısız oldukları, maksat ve mizaçlarının neye hizmet edip nereye kadar işe yaradığı elbette tarihin konusudur.
Ancak bizim meselemiz arayışların hiç bitmeyişidir.
Aslında Nizam-ı Ceditle başlayan süreç pek çok kırılma, hezimet, isyan, savaş ve çözülmeyle birlikte adeta tarihin derin kovuklarına gömülmüş gitmiştir.
Sözde reformcu nazırlar arasında biteviye süren kavga ve anlaşmazlıklar, yabancı ülke sefirlerinin bitmek bilmeyen müdahaleleri, emperyalist ülkelerin bilenmiş komploları Tanzimat’tan Meşrutiyet’e kadar devlet ve millet hayatını rehin almıştır.
Bu tablonun bir benzerine içinde bulunduğumuz zaman diliminde de şahit olmuyor muyuz?
Tarihten ibret aldığını söyleyenlere sormak isterim ki, hiç ibret alınsaydı tarih tekerrür eder miydi?
Devleti yeni temeller üstünde canlandırma çabaları makus talihin kayalıklarına tehlikeli ölçüde çarpmış, reformlar tarihin tozlu raflarına kaldırılmak durumunda kalmıştır.
Miadı dolan devlet ve siyaset adamları gözden düşmek şöyle dursun, kah sürgünlere, kah zindanlara, kah idamlara maruz kalmışlardır.
Darbeler, mali iflaslar, israflar, bozgunlar, savaşlar, taht mücadeleleri, darboğazlar, sömürgecilerin oyunları, çağın akıntısına karşı kürek çekmeler zincirleme felaketleri tetiklemiş, feci derecede kamçılamıştır.
İç bütünlük sağlanamayınca, dış etkiler sonuç vermiş, Osmanlı İmparatorluğu fırtınaların kol gezdiği karanlık dehlizden sakin ve durulmuş limana bir türlü yanaşamamıştır.
Yeni bir yönetim ve hukuk sistemi vaaz eden Tanzimat, bunun devamı olan Islahat, bundan mülhem Meşrutiyet, hepsinin başarısız olmasıyla tarihin ve talihin parlak bir vetiresi halinde yükselen Cumhuriyet Türk milletinin var oluş mücadelesinin karar ve kader duraklarıdır.
İktisadi ve içtimai temelleri çürüyen, iradesi ve ifade kudreti çölleşen bir devleti pansuman tedbirlerle hayatta tutmaya çalışmak boşuna bir gayrettir.
Dünya siyasi tarihinde buna dair çok sayıda misal verilebilecektir.
İnanıyorum ki, Türkiye Cumhuriyeti sonsuza kadar yaşayacaktır.
Tarihten çıkardığımız derslerle önümüze bakmaksak geçmişten daha ağır olaylara mahkumiyetimiz mutlak ve mukadder olacaktır.
Siyaseti kavga ve çıkar çatışmalarının merkez üssü haline getirmenin, milli birliği tahrip edip bekayı yok saymanın vahameti hepimize ağır ve acıklı fatura çıkaracaktır.
Başkalarına özenerek, başka başkentlerin büyüsüne kapılarak, Türklüğün ve Türk vatanın jeopolitiğini ihmal edersek, dahası Türk tarihinin çekim alanından koparsak, bilinsin ki, derin uçurumların önümüze açıldığını görmemiz kaçınılmaz hale gelecektir.
Her yüzyılın dimağı ve dinamikleri farklıdır.
Buna karşı hazırlıklı ve uyanık olmak şarttır.
Türk milletinin birinci ve öncelikli hedefi ne pahasına olursa olsun bekasını korumak olmalıdır.
Bunu yaparken siyasi ve ekonomik bağımlılığa yol açan kalıntı ve tortuları temizlemek, milli birlik ve dayanışma ruhunu pekiştirip güçlendirmek esas olmalıdır.
15 Temmuz FETÖ darbe teşebbüsünün habis sonuçlarıyla hala meşgulüz.
Ederi bir dolar olan şerefsizlerin devlet ve toplum hayatında açtıkları dipsiz kuyuları kapatmanın mücadelesindeyiz.
Kuşkusuz FETÖ işgal girişiminin yıkıntılarını kaldırmakla da sonuna mesulüz.
Düşünebiliyor musunuz, İzmir’in Yunan işgalinden 97 yıl, İstanbul’un işgalinden 96 yıl sonra Türk vatanı az kalsın tam bir kabus ve karanlığa mahkum olacak, yeniden işgal kapanına sıkışacaktı.
15 Temmuz’da yaşananlar tarihimizin çağrısını tekrar hatırlatmış, hepimize ihmal edilemez görev ve sorumluluklar yüklemiştir.
Demek ki, Türk vatanını işgal emelleri hala bitmemiştir.
Demek ki, küresel odakların mütecaviz akınları hala kesilmemiş, daha doğru bir ifadeyle kesilmeyecektir.
Bu nedenle hükümet sisteminin değişmesi, milli birlik ve beraberliğin tahkimi gerekiyordu.
Siyasetteki itiş-kakış son bulmalıydı.
Kutuplaşma en aza çekilmeliydi.
Cephe siyaseti değil toparlayıcı, kucaklayıcı ve kaynaştırıcı bir siyaset anlayışının kök salması temin edilmeliydi.
Tanzimat’tan bu tarafa süren arayışlar muhkem ve muhterem bir iradeyi mahfuz tutarak devrilmeden evrilmeyi başarabilmeliydi.
Parlamenter sistemden kaynaklanıp siyaset ve devlet hayatımızı doğrudan kuşatan kriz ve kaosların milli mutabakatla bitirilmesi, değilse bile hatırı sayılır ölçüde azaltılması en acil gündemdi.
Türkiye siyasi, ekonomik, diplomatik ve güvenlik sorunlarıyla boğuşurken, hızlı, verimli ve zamanlama hatasına düşmeyen bir yönetim ve idare sistemine kavuşturulmalıydı.
TBMM güçlendirilmeli, yasama-yargı ve yürütme arasındaki yetki kargaşasına, görev karmaşasına, sınır ihlallerine nokta koyulmalıydı.
Efradına cami, ağyarına mani bir hükümet sistemi inşa etmeliydik.
Çıkmaz sokaktan kurtulmak için gereği yapılmalıydı.
Tarihimizin sesine kulak verdik, coğrafyamızın politik müktesebatını titizlikle değerlendirdik, ecdadımızın hedeflerini rehber ettik.
Siyaseti köhneleştiren tıkanıklıklar, artan beka sorunları, ülkemizin küresel ve bölgesel düzeyde muhatap kaldığı tehditler, 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yaşanan mücadele süreci sonucunda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi hayata geçirilmiştir.
16 Nisan 2017 Halkoylamasında aziz milletimiz yüzde 51,41 oy oranıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne evet demiş, bu yeni sistemi kabul ve tasdik etmiştir.
Böylelikle ülkemiz fiilen yeni bir sürece girmiştir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin müellifi Cumhur İttifakı, mimarı ise elbette Türk milletidir.
Türkiye’nin çok nazik ve hassasiyet yüklü döneminde ortaya çıkan Cumhur İttifakı yalnızca seçim ittifakı değildir.
Bu şekilde tasavvur ve tahayyül de edilmemiştir.
Türkiye’ye karşı iç ve dış kaynaklı düşmanca muamele ve müdahaleler karşısında milli ve ahlaki bir duruş, duyuş ve tarihi direniş ruhudur.
Cumhur İttifakı’nın üzerinde yükseldiği zemin 7 Ağustos Yenikapı dirilişidir.
Bu diriliş ki, kaynağını ve kararını 15 Temmuz’da bulmuş, Türk milletinin muteber azim ve iradesiyle tezahür etmiştir.
Günlük siyasi hesaplar kenara itilmiştir.
Ortak akıl devreye girmiş, ezcümle tarihi kudret ayağa kalkmış, yeni bir hükümet sistemini hem mecburi kılmış, hem de yolunu açmıştır.
Milli kararlılık ve işbirliği sayesinde Türkiye’nin bölgesinde bileği bükülmez bir güç ve lider ülke haline gelmesi konusunda Cumhur İttifakı 2023 hedeflerine kilitlenmiştir.
Hedefimiz İla-yı Kelimetullah’tır, hedefimiz Kızılelma’dır.
Hatırlarsanız, Afrin operasyonu öncesi tankın üzerine çıkan bir kahraman askerimize istikamet neresi diye sorulduğunda verdiği cevabın milli vicdanda muhteşem bir yankısı olmuştu.
Alnı öpülesi bu evladımız demişti ki, “İstikamet Kızılelma”.
Ailene bir mesajın var mı diye sorulduğunda da yine kahramanca ve yüreklerimizi titreterek şöyle seslenmişti:
“Beklemesinler, bu vatanı kimse bölemez.”
Plevne’de sivrilen duruş bu duruştur.
Edirne’yi müdafaa eden ruh bu ruhtur.
Şıpka’daki cesaret bu cesarettir.
Çanakkale’de, Sakarya’da, Dumlupınar’da, Büyük Taarruz’da ihanete, işgale, küfre, batıla, mülhide, müfside cüretkarlığının, soysuzluğunun ve şımarıklığının bedelini ödeten şuur bu şuurdur, bu asalettir.
İşte bu asalet ve şuur halinin siyasi ve ahlaki birliktelikle bezenmiş, billurlaşmış özeti Cumhur İttifakı’dır.
Muhterem Arkadaşlarım,
16 Nisan Halkoylamasının bir nevi güven testi ve en önemli dönemeci olan 24 Haziran Cumhurbaşkanı ve Milletvekili Genel Seçimlerine Cumhur İttifakı mührünü vurmuş, milli gönüllerde takdir ve teveccüh görmüştür.
Sayın Erdoğan yüzde 52,95 oy oranıyla Cumhurbaşkanı seçilirken, Cumhur İttifakı da yüzde 53,66’lık oy gücüyle TBMM’de sayısal ve siyasal çoğunluğu elde etmiştir.
Tam bir yıl önce, yani 9 Temmuz 2018’de, Sayın Cumhurbaşkanı TBMM’de yemin ederek görevine başlamış, ardından kısa süre içinde Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin Birinci Bakanlar Kurulu’nu açıklamıştır.
Parlamenter sistemde hükümet kurulma sürecinde yaşanan uzun süreli gerginlik ve çalkantıların hiçbiri vasat bulmamıştır.
Hükümet süratle teşkil etmiş, ülke gündemine, temel meselelere odaklanmıştır.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi 9 Temmuz 2018’den itibaren resmen yönetim hayatımıza girmiştir.
Tanzimat’tan bugüne kadar geçen 180 yıllık sürede edindiğimiz birikim ve tecrübelerin kılavuzluğuyla, tarihimize ve kültürümüze en uygun hükümet modeline intikal sağlanmış, Türkiye Cumhuriyeti de üçüncü evresine eklemlenmiştir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi 2023’ün emniyetli ana kulvarıdır.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi milli misyon ve vizyonumuzla 2053 ve 2071 hedeflerinin temellerini kazacak, alt yapısını oluşturacak, siyasi uzlaşmayı kurumsallaştıracaktır.
Geride kalan bir yıllık sürede Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi tutmuş, uyum ve uygulama süreci kazasız belasız mesafe almıştır.
Kimisi vardır, karanlığa sövüp sayar, kimisi vardır karanlıktan sızlanıp şikayet etse de nemalanmanın peşindedir.
Biz karanlığı gördük, bunu dert ettik, sonra da bir mum yakıp etrafı aydınlattık.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi geleceğin büyük ve güçlü Türkiye’sinin terennümü, tecellisi ve teminatıdır.
Türk milleti aradığı sistemi tarihimizin kuytularda kalan cevherinde bulup çıkarmasını bilmiştir.
Yeni sisteme alışma devresi de son derece uyumlu geçmiştir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde hükümet krizleri yoktur.
Koalisyon çatlakları, güvenoyu virajları, yürütmenin yasama üzerinde ördüğü vesayet ağları görülemeyecek, bulunamayacaktır.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi Türkiye’nin önünü açmıştır.
Milli güvenliğimizle ilgili atik ve çevik kararların alınmasını kolaylaştırmış, devlette çift başlılığa neşter vurmuştur.
Güçlü devlet, güçlü millet, güçlü Meclis, güçlü yargı, güçlü Türkiye bir güneş gibi doğmuştur.
Yeni hükümet sistemiyle birlikte kalıcı siyasi istikrarın kilidi açılmış, hızlı ve etkin icraat sistematik olarak serpilip yerleşmiş, güvenli ve huzurlu Türkiye’nin ufku görülmüş, birlik ve uzlaşmanın alanı genişlemiştir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin bütün kurum ve kurallarıyla oturması, emekleme döneminden çok kısa zaman içinden çıkarak olgunlaşma aşamasına geçmesi, ilaveten ülkemizin demokratik, sistemik ve hukuki zırhı olması ana hedefimizdir.
Bu hedef için seferber edilecek anayasal, yasal ve idari imkanların saptanıp en verimli şekilde kullanılması, yeni sistemin karşısında duran çevrelerin olabildiğince yalnızlaştırılması beka düzeyinde önemlidir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kökleşmesi, itibar ve inandırıcılığının genişlemesi maksadıyla belirlenecek milli stratejilere, siyasi ve hukuki eylem planlarına çok büyük ihtiyaç vardır ve ortadadır.
CHP’nin ucuz siyasi kafasına göre, Cumhurbaşkanı tarafsız olmalıymış.
Yani partisiyle bağı kesilmeliymiş.
Sayın Kılıçdaroğlu, eğer biliyor ve inanıyorsa, Cumhuriyet tarihinde bize tek bir tarafsız Cumhurbaşkanı göstersin?
Yüreği varsa, bilgi ve görgüsü yetiyorsa tek bir numune isimden bahsetsin?
Devlet demek hukuk demektir.
Hukukun üstünlüğü herkes için bağlayıcıdır.
Bununla birlikte taşıdığı ve işgal ettiği makam ve mevki ne olursa olsun her devlet ve siyaset adamı hukuka uymakla mükelleftir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle devlet hayatında fiili-hukuki uyumsuzluk ve uygunsuzluk devri sona ermiştir.
Sahnenin önünde tarafsız, arkasında siyasi ve ideolojik saiklerle hareket eden Cumhurbaşkanları dönemi kapanmıştır.
Kim olursa olsun, mühim olan Cumhurbaşkanlığı sıfatını taşıyan değerli şahsiyetin, görevinin yeter ve gerek şartlarını objektif esaslara muvafık, hukuki ve ahlaki kurallara riayet ederek icra etmesidir.
Bugünkü hayat ve siyaset verileri ışığında diyebiliriz ki, mutlak bir tarafsızlık akıl ve mantık ölçüleriyle çelişecek, eşyanın tabiatıyla ters düşecektir.
Hz. Mevlana’nın “Ya göründüğü gibi ol, ya da olduğun gibi görün” tavsiye ve tembiği devlet hayatında 16 Nisan Halkoylamasıyla hukukileşmiş, 9 Temmuz 2018’den itibaren de resmileşmiş ve tescillenmiştir.
Sayın Kılıçdaroğlu’nun kıvranması, huzursuz olması, keyfinin kaçması, kriz ayinine çıkması amaçsız ve çarpık siyaset hastalığıdır.
Millet zillete rağmen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni sevmiş, benimsemiş, geleceğini bu yeni sistemde görmüştür.
Bor’un pazarı çoktan bitmiş, Niğde yolu görünmüştür.
CHP Genel Başkanı, devşirilmiş ve döne döne çula çaputa dönmüş siyasi iplikçilerle eski sistemin özlemini duyarken, tenakuzlara batmaktan da kendisini kurtaramamaktadır.
Aklıyla dili arasına kara kediler girdiğinden pot kırmanın yanında zor durumlara bodoslama düşmektedir.
CHP Genel Başkanı’nın, 5 Temmuz 2019 tarihinde İstanbul’a yaptığı bir ziyaret esnasında, gönlüne inen perdenin düşünme melekelerini de etkilediğine dinleyen herkes bizzat şahit olmuştur.
Sayın Kılıçdaroğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının siyasi çap ve çeperini genişletip “hıyarım var” diyen kim varsa tuz alıp koşmasından anlaşılan biraz ürkmüş, “ne oluyoruz, nereye düştük” sorusunu zannederim kendisine sormaya başlamıştır.
İstanbul’da sorulan bir soruyu şu ilginç ve her tarafa çekiştirilecek cevabı veren aynısıyla CHP Genel Başkanıdır.
Sayın Kılıçdaroğlu diyor ki: “Eski sisteme dönülmesiyle ilgili bir talebimiz olmadı. Eski sistemden zaten biz de şikâyetçiydik.”
Madem rahatsızdın, bu kadar beyhude çırpınışa ne gerek vardı?
Gül gibi geçinip gidiyordun, Merhum Neşet Ertaş’ın dediği gibi, “Nemize yetmiyor el kadar hasır” der dururdun.
CHP Genel Başkanı şafak vakti başka, karanlık basınca başka konuşmaktadır.
Yalan derseniz, çizmeyi aşmıştır.
Sayın Kılıçdaroğlu için bazen hüzünleniyorum, su alan teknesinin içinde ayağına geçirdiği dalış paletiyle yüzme hazırlığı yapmasını doğrusunu isterseniz hayretle takip ediyorum.
HDP’nin Meclis’e ittiği, CHP’nin çekiştire çekiştire koltuklarına oturttuğu ipçilerin aklına bakıyorsa, elde olta su dolu bardakta balık avına çıkması bile neredeyse an meselesidir.
İki ileri bir geri gide gide, ya uçtuğuna inanarak bir uçurumdan kendisini boşluğa bırakacak, ya da dolandığı iple Kandil’e tırmanıp bir mağara deliğinde başını yiyecektir.
Demedi demesin, beni dinlesin, gidişat hayra alamet değildir.
Sayın Kılıçdaroğlu için çember daralıyor, suyu ısınıyor, kader ağlarını dört bir koldan örüyor.
Eski sistemden şikâyetçi olduğunu ileri süren CHP Genel Başkanı, burada dursa iyi, bununla yetinse tamam, fakat bir kere yama dikiş tutmayınca dil döndükçe dönüyor, kendisini yalancı çıkarıyor.
Konuşmasının başka bir yerinde de diyor ki, “Güçlü, liyakatli bir devlet yapısıyla parlamenter sistem isteriz.”
“Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı, ben annemi çok özledim, bugün 23 Nisan.” CHP Genel Başkanı’nın hal-i pür melali aynen budur.
Genel Başkanı’ndan rol kapmak için durum ve fırsat gözleyen İstanbul’un yeni Belediye Başkanı da, boş zamanlarında makamına uğrarken, geri kalan zamanlarında üstüne vazife olmayan her şeyle uğraşmaktadır.
İstanbul’u halletmiş olacak ki, Diyarbakır’a gitmek istediğini söyleyerek, “Bu toplumu barıştırmamız lazım” sözleriyle dikkatleri üzerine çekmiştir.
Hatta dilinin altındaki baklayı çıkarmış ve şöyle konuşmuştur:
“Yarınlarda siyasette bir başka alanda başarı elde edebilir miyim sorusunun kriteri İstanbul’daki başarımdır.”
Maksat hizmet değil, gizli ve adrese teslim hesaptır.
Terörist Demirtaş hasreti ise bu şahısta günden güne kabarmaktadır.
Herkes iyi bilmelidir ki, bu toplumda, bu millette, bu ülkede küslük, dargınlık, kırgınlık olmadığı için barış ve barıştırma söylemleri tehlikelidir, fitneyi selamlamaktır.
Aynı zamanda şeytani bir üsluptur.
Türk milleti asırlar boyunca var olagelmiş köklü bir kardeşliğin, kaderde, sevinçte, anıda, acıda bir ve beraber olmayı başarmış kuvvetli bir iradenin beşeri kıvanç ve onurudur.
Bu kıvanç özenle korunacak, bu onur övgüyle yaşayacak ve yaşatılacaktır.
Yeni sistem olmuştur.
Yeni sistemin siyaset ve stratejisi el birliğiyle, güç birliğiyle Türk milletinin tamamını kucaklayacaktır.
CHP’nin takoz koyma hevesleri ters tepecektir.
Bilhassa vurgulamalıyım ki,
15 Temmuz bir milattı, bir kavşaktı.
Biz Tanzimat döneminin hatalarına düşemezdik.
Kaht-ı rical, yani devlet adamlığı eksikliği var diyerek boş bahanelere sığınamazdık.
Tehditlere sırtımızı dönemezdik.
Milli bekamıza pusu kuran alçaklarla gerekirse göz göze, gerekirse göğüs göğüse mücadele etmekten de korkamazdık, nitekim korkmadık, kaçmadık.
Aynı yollardan geçerek farklı bir sonuca ulaşılacağını düşünemeyiz.
Kendi içimizde bir olmazsak, iri olmazsak, diri kalmazsak bölünüp parçalanmamız katidir, kesindir.
Leyleğin ömrü laklakla geçer, tıpkı zillete düşenler gibi. Bunu biliyoruz.
CHP-HDP-İP siyasi üçüzünün, birbirinin çıkar cüzü olan zillet sacayağının günleri iftira ve izansızlıkla pekişir, bunu da görüyoruz.
Gafillerin evleri çökmüş, çatılarını gizlemeye çalışıyorlar.
Alan almış, satan satmış, kimin kimi Meclis’i soktuğu alenileşmiştir.
Artık söz bitmiş, ilişki, irtibat ve ittifaklar açığa çıkmıştır.
Birbirlerini tam bulmuşlar, dibi yanık tencere yuvarlana yuvarlana küflü kapağıyla buluşmuştur.
Birbirlerine kefil olmuşlar, nasılsa işleri yok şahit olurlar, paraları bol kefil olurlar, CHP-İP-HDP’ye söylüyorum, bozacıdan kefil istemişler, şıracıyı göstermiş.
HDP/PKK dersem siz İP’i anlayın, CHP dersem hemen Kandil’i aklınıza getirin.
Pensilvanya dersem hepsini birden gözünüzün önüne getirin, hatırınızda tutun.
Doğru duvarın eğri gölgesi olmazmış, ama bunların doğru tek yanları yoktur.
Ne yapsalar boştur, Türkiye’yi heba ettirmeyeceğiz.
Türk vatanını hüsrana uğratmayacağız.
Hodri meydan, bu vatan bölünmeyecek, bu devlet budanmayacak, bu bayrak buruşmayacak, bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli, nitekim ezanı susturmaya hiçbir bozguncunun gücü yetmeyecek.
Türkiye Cumhuriyeti’nin her karışında şehidimizin şühedamızın aziz hatırası vardır.
Şunu da biliriz ki, kahramanlık ruhun bedene karşı müstesna bir zaferidir.
Ruhu olmayanların, vicdanı olmayanların, mensubiyeti olmayanların uydur kaydır kahramanlık hikâyeleri kurnaz tilkinin aç tavuğa darı ambarı daveti yapması kadar akıl tutulması, hezeyan turudur.
Türk milleti kahramandır.
Milliyetçi Hareket Partisi ve Cumhur İttifakı bu kahramanlığın ilelebet bayrak gibi dalgalanması hususunda Hakka, hakikate, halka, tarihe, şühedaya karşı son ferdine kadar sorumludur.
Sözlerimin bu kısmında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin birinci yılını heyecanla kutluyor, daha nice yıllar ve asırlarda var olmasını diliyor, milletime ve devletime ebedi saadet ve selametler temenni ediyorum.
Değerli Milletvekilleri,
Türkiye sistem tartışmalarını uzlaşmayla bağlamış, seçim süreçlerini huzurla tamamlamış, esas gündem başlıklarını sırasıyla çözmek için harekete geçmiştir.
Milliyetçi Hareket Partisi bu süreçte Cumhur İttifakı’nın varlığını müdafaa ve hükümeti desteklemek için milli ve demokrasi mücadelesini inanmışlıkla sürdürecektir.
Geçtiğimiz hafta 12 yıllık bir dava nihayete ermiştir.
İstanbul 4.Ağır Ceza Mahkemesi 235 sanıklı Ümraniye Davası’nda tüm sanıklar hakkında beraat kararı vermiştir.
12 Haziran 2007 tarihinde, Ümraniye’de bir gecekonduda bulunduğu iddia edilen 27 el bombasıyla soruşturmalar başlatılmış, FETÖ’cülerin sahte delillerle suç imal etmeleri ve organize hukuk katliamlarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri maalesef hedef alınmıştı.
Darbe hazırlığı yapan, darbeye niyetlenen, demokrasiye kast etmek için el ovuşturan kim varsa haklarında her türlü cezai takibatın yapılması elbette mecburidir.
O tarihlerde sürekli ifademiz bu olmuştur.
Ancak Ümraniye davasının ilerleyen safhalarında görülmüştür ki, Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde alçak ve hain bir kurgu yapılmıştır.
Ümidim ve beklentim, gerçek darbe plancılarıyla masumların hiçbir şart altında yan yana getirilmemesi, bir ve aynı görülmemesidir.
Kozmik odaya girmek için uydurulmuş sözde suikast iddialarından tutun da Balyoz Davasına kadar pek çok hukuki süreç yıllar yılı devam etmiş, ülkemiz özel yetkili mahkemelerin tasallutu altına sokulmuştur.
FETÖ’cülerin yargı ve hukuk alanındaki ihanetleri hazin mağduriyetlere ve haksız mahkûmiyetlere neden olmuştur.
Türkiye’yi içten içe çürütmek için harekete geçen FETÖ’cü alçaklar şerefli Türk askerine kara çalmak, terörist yandaşlarına yer açmak için adeta saldırıya geçmişlerdir.
Bu dönem geride kalmıştır.
Duyarlı ve hassas olmamız gereken başlıca konu şudur: Hiçbir kurum ve kuruluş milli iradenin önünde ve üstünde değildir.
Devlet çarkı içindeki her kurum millete hukuk ölçüleri içinde ve verilmiş görevler çerçevesinde hizmet etmekle yükümlüdür.
Bilhassa Merkez Bankası Başkanı’nın görevden alınmasıyla başlayan tartışmaların tehlikeli bir seviyeye ulaştığı, krizseverlerin, kaos bekçilerinin gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında, siyaset alanında ortaya çıktıkları görülmektedir.
Merkez Bankası Başkanı hükümet tarafından ataması yapılan bir bürokrattır.
Hiçbir bürokrat imtiyazlı değildir.
Görevini layıkıyla yapan kalır, yapamayan gider, devletteki işleyiş budur, böyle de olmalıdır.
Görevden alınan Merkez Bankası Başkanı’nı siper yapıp ekonomide felaket senaryosu yazanlar en hafif tabirle utanmasını kaybetmiş densizlerdir.
Bir dönem Kemal Derviş’in emir eri gibi çalışan CHP’li malum ismin, Merkez Bankası’ndaki görev değişiminin bedeli ağır olacak demesi kendisi ve bürokratik mazisi gibi kara mizahtır.
Merkez Bankası’nın bağımsızlığı başka bir şey, Başkanı’nın kurumsal hedeflere ulaşamadığından olayı hükümet tasarrufuyla görevden alınması başka bir şeydir.
Merkez Bankası Başkanı ayrıcalıklı değildir.
Fiyat istikrarı konusunda sorunlar varsa, enflasyonla mücadele tekliyorsa Banka kendisini gözden geçirmek, politika enstrümanlarını ve ekonomik müdahale araçlarını sorgulamak durumundadır.
CHP’nin ganimet avına çıkması art niyetliliktir.
CHP’li sözcüler dedikodu yapmak yerine şu sıralar moda haline gelen, cevabı da oldukça zor olan “Yeni doğmuş, sütle beslenen sığır yavrusuna ne ad verilir?” sorusunun cevabını aramaya koyulmalıdırlar.
Şıklar arasında bulunan “oğlak, sıpa, kuzu, buzağı” seçeneklerinden birisini tercih edebilecekler, arzu ediyorlarsa telefon jokeri veya çift cevap haklarını da kullanabileceklerdir.
Bize göre daha yararlı bir iş yapmış olacaklar, böylece zamanları da boşa geçmemiş sayılacaktır.
CHP inkar etse de, Türkiye ekonomisi bugün çok cepheli bir kuşatma ve saldırı altındadır.
Ekonomik tetikçiler, sermaye çeteleri, ulus ötesi şirket ve bankalar ekonomik operasyonun içindedir.
Türkiye’de ise CHP’nin ve diğer zillet partilerinin bu operasyona mihmandarlık yapmaları adamlık değildir, millilik değildir, doğru değildir, siyaset hiç değildir.
Biz tarafız, Türkiye’nin tarafındayız.
Onların hepsi gelsin, Allah’ın izniyle alayına yeteriz, hepsinin hakkından ve üstesinden kesinlikle geliriz.
Muhterem Arkadaşlarım,
Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi geçtiğimiz hafta skandal bir görüşmeye sahne olmuştur.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin özel danışmanı olan bir zatın YPG/PKK’lı bir teröristle masaya oturması, sözde bir eylem planına bu teröristle imza atması tarifi olmayan bir alçalmadır.
Türkiye söz konusu gelişme üzerine Birleşmiş Milletler makamları nezdinde derhal gerekli girişimlerde bulunmuştur.
Birleşmiş Milletler’in bir terör örgütünü resmi muhatap kabul etmesi terörizmle mücadeleyi köstekleyecek, küresel adaleti ve insanlık vicdanını sukutu hayale uğratacaktır.
Bir diğer skandal da PKK’lı bir teröristin Washington Post’ta karanlık makalesinin yayınlanmasıdır.
Türk milleti kanlı ve kirli emel sahiplerinin ne yapmaya çalıştığını, hangi şer ve sinsi hazırlıklar içinde olduğunu gayet iyi bilmektedir.
Hiçbir oyun Türkiye’yi tarihsel hak ve tezlerinden caydıramayacaktır.
Hiçbir tezgâh ve tuzak Türk milletine boyun eğdiremeyecektir.
İşte görüyorsunuz, son günlerde devamlı ülkemizi tehdit eden topal ördek Çipras sandıkta layığını bulmuş ve pılısını pırtısını toplayarak iktidardan göçüp gitmiştir.
Unutulmasın ki, öfke akıldan büyük olursa varılacak yer pişmanlıktır.
Yunanistan’da seçimi kazanan parti ve liderinin Türkiye’yle ilişkilerinin nasıl olacağını, Doğu Akdeniz ve Ege’deki gerilimlerin hangi boyutlara ulaşacağını zaman içinde net olarak görmek mümkün hale gelecektir.
Biz sabırlıyız, ama ayağımıza basanın da dalını kırarız.
Sinir uçlarımıza dokunan olursa alınlarını karışlarız, sınırlarımızı zorlayan çıkarsa Osmanlı şamarını indiririz.
Biz Türkiye’yiz, biz onuruna düşkün, bağımsızlığına vurgun büyük Türk milletiyiz.
Bu duygu ve düşüncelerle konuşmama son verirken değerli milletvekillerimizi, muhterem misafirleri bir kez daha muhabbetle selamlıyor, en iyi dileklerimi sunuyorum.
Sağ olun, var olun, Cenab-ı Allah’a emanet olun.”